19.07.2021

'Seize printemps / Paris'te Bahar' sinemalarda!



16 yaşındaki Suzanne, yaşıtlarından sıkılmaya başlamıştır. 

Her gün evden okula yürürken, bir tiyatronun önünden geçer ve bir gün, burada kendinden yaşça büyük bir oyuncuyla tanışır. 

Zaman geçer ancak Suzanne bu yabancıyı aklından çıkaramaz. 

Pembe bulutlar ve narlı limonatalar arasında gidip gelen bu ikili, can sıkıntılarına birbirleriyle cevap bulur ve aşık olurlar. 

Ancak Suzanne, onun için çekilmez ancak akranlarının çok severek yaşadığı 16 yaşını ve bir daha geri dönülemeyecek bu zamanları kaçırmakta mıdır? 



16 yaşın tazeliğini, renkleri, müziği ve oyunculuğuyla beyaz perdeye taşıyan bir ilk film: Paris’te Bahar, Cannes Film Festivali’nin ardından Toronto ve San Sebastian’da gösterildi ve eleştirmenlerce “kışkırtıcı ve özgün” yorumlarını aldı. 

Filmin başrolünde izlediğimiz Suzanne Lindon ise bu filmin aynı zamanda yazar ve yönetmeni.



Yönetmen: Suzanne Lindon

Senaryo: Suzanne Lindon

Oyuncular: Suzanne Lindon, Arnaud Valois, Florence Viala, Frédéric Pierrot, Rebecca Marder

Görüntü Yönetmeni̇: Jérémie Attard

Kurgu: Pascal Chavance

Müzi̇k: Vincent Delerm

Set Tasarımı: Caroline Long Nguyen

Kostüm Tasarımı: Julia Dunoyer

Ses: Guilhem Domercq, Rémi Durel, Julie Tribout

Yapım: Caroline Bonmarchand (Avenue B Productions) 


Seize printemps / Paris'te Bahar / Spring Blossom 16 Temmuz'da sinemalarda gösterime girdi.



Filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Suzanne Lindon ile söyleşi


Paris’te Bahar çok kişisel bir filme benziyor. Bize projenin doğuşundan bahseder misiniz? Film yapma isteği nereden geldi? 

Bence her zaman içimde bir film yapma arzusu vardı. Kafamdakini sahneye aktarmak, filme çevirmek aslında çok doğal gelişti. Film yapmanın da ötesinde, ortaya sanatsal bir iş koymayı önemsedim. Filmin görüntülerinin, hikayesinin ve tonunun bana benzemesini istedim. Her zaman sinemayla bağlantılı bir şey yapmak istemişimdir. Kendimi bildim bileli sinema dışında bir şey yapmak istediğimi hatta herhangi başka bir tutkum olduğunu dahi hatırlamıyorum. Oyuncu bir aileden geliyorum, her zaman oyunculuk yapmak istedim ancak bunu söylemekten her zaman çekindim. Ancak her zaman bunun profesyonelce olmasını, bu isteğimin ardında doğru bir motivasyon olması gerektiğini düşündüm. Bu nedenle öncelikle kendim bir film senaryosu yazma kararı aldım çünkü böylelikle hem film yapacak hem de kendime bir rol yazabilecektim. Eğer ben, kendimi oyuncu olarak seçersem bunun profesyonel bir seçim olacağına emin olacaktım. Henüz 15 yaşındaydım, liseye geçmeden önceki yazdı, aslında okulda, arkadaşlarımla veya ailemle yaşadığım hayattan memnundum ancak yine de bir tür melankoli yaşıyordum. Ben de bunu yazmaya karar verdim. Çocukluğun bittiği ancak henüz bir yetişkin de olmadığın o yaşa dair bir şey yazmak istedim. Bence o duygu, dünyanın her yerinde aynı ve yazdığım sırada ben de o duyguyu yaşıyordum. Benim için tek önemli şey samimiyet. Ergenlik zor bir dönem. Henüz daha kim olduğunuzu, ne istediğinizi bilmezken bir yandan yeni şeyler keşfediyorsunuz. Filmde gördüğünüz 16 yaşındaki kız, yaşıtlarının yanında nasıl davranması, nasıl uyum sağlayacağını bilmiyor. 16 yaş, aynı zamanda aşk hikayelerinin her şeyden daha önemli hale geldiği bir yaş. Hikayeyi yazarken kendi kendime bir çok soru sordum; aşık olmak nasıl bir his? Biriyle tanışmak, bir başkasının yanındayken kendin olmak ne anlama geliyor? İşte bu nedenle farklı yaşlarda ancak tıpatıp aynı rutin hayatı yaşayan bir genç kız ve ondan yaşça büyük bir adamın aşkını yazdım. İkisi de hayatlarında benzer bir noktaya gelmişler. 16 yaşındayken bazen bir kişiden çok bir fikre aşık oluruz. Ben de bunu anlatmak istedim; yan yanayken artık sıkılmadıklarını ve böylece birbirlerine aşık olduklarını göstermek istedim. Galiba o sıralar ne yaşamak istiyorsam onu yazmışım. Sanki bir başkasının; Suzanne’ın günlüğünü yazıyormuşum gibi. 



Bu sizin ilk filminiz. Hem başrol oyuncusu hem de yönetmen olmak sizin için ne ifade ediyor? 

Aynı anda hem yönetmek hem de oynamak bana çok normal geldi. En başından beri böyle olmasını istediğim için aslında büyük bir şey ifade etmiyordu. Hayal ettiğim şeyin bir parçası da yarattığım hikayede kendimi görmekti aslında. Kendimin olabilecek en iyi tezahürünü görmenin, soyunabilmenin en iyi yolu benim için hem yazmak hem oynamak hem de yönetmekti. Bu filmi özellikle bu şekilde yapmak istemiştim. Eğer oynamasaydım bu filmi yapamazdım ve oynayabilmemin tek yolu da benim yönetiyor olmamdı. Yine aynı kısır döngüye geliyor çünkü benim için konu hep profesyonellikle ilgiliydi. Hikaye de karakter de benimle özdeş, bir başkasına bırakamayacak kadar bana özeldi. Her zaman için mutlaka hem yönetip hem oynayacağım gibi bir isteğim yok. Eğer kendimin oynayabileceğim bir hikaye yazarsam elbette yaparım ancak bana göre bir rol yoksa yine de yönetebilirim. Ve umuyorum ki yönetmenliğini yapmadan yalnızca oyuncu olarak yer aldığım filmler de olur. Ancak bu ilk seferim için özellikle de bu hikaye olduğu için ikisini de yapmam gerektiğini düşündüm. 



Suzanne ve Raphaël birbirlerine yakınlaştıkça aralarında yumuşak ve nazik bir ilişki olduğunu görüyoruz – örneğin dudağından değil de boynuna kondurulan öpücükler gibi – sizce aralarındaki bu denli mütevazı mıydı? 

Benim için öyleydi. Mütevazı benim için bir saygı göstergesi. Suzanne ve Raphaël birbirlerine çok saygı duyuyorlar. Ağırdan almak benim için farklı aşamalardan oluşuyor. Hiçbir şeyin aceleye gelmemesi, birbirlerine dikkat etmeleri benim sevdiğim bir anlatı. Bence en güzel ve en samimi insan ilişkileri aslında birbirlerine yabancı olanlar arasında geçiyor. Ben eğer birinden etkileniyorsam her şeyimi ortaya dökemem örneğin ve bununla beraber daha az tanıştığım kişilerin yanında daha fazla kendim gibi hissederim. İşte Suzanne ve Raphaël için de söz konusu olan tam da bu. Birbirlerinden etkileniyorlar ve ilişkilerine çok özen gösteriyorlar; çok kıymetli ve kırılgan çünkü çok ender bulunuyor.

Bu dönemde kimsenin aslında bir mesafesi olmadığı için ben özellikle bu filmde bu nezaketi göstermek istedim. Bugün telefon ve sosyal medya sayesinde, insanları daha onlarla tanışmadan tanıdığımız hissine kapılıyoruz. İşte bu nedenle gerçek bir tanışma hikayesi yazmak istedim. Birbirini gerçekten tanımaya başladığında yaşanan duyguları, tanımak için geçen zamanı, bir diğerine gerçekten dokunmayı anlatmak istedim.

Evrensel bir konu olan ergenlik ve romantik ilişkileri aktarırken, her çağdan insanın hikaye ile özdeşleşebilmesini istedim. O nedenle herhangi bir zamana referans verebilecek bir iz bırakmadık. Telefon, bilgisayar yok. Birbirleriyle gerçekten konuşup dinliyorlar ve bence dudaktan öpmek yerine boynuna kondurulan bir öpücük çok daha derin bir anlam taşıyor. Bu filmde onlar bu dili kullanıyor; birbirlerini boyundan, ellerinden öpüyor, dans ediyorlar. Hem platonik bir aşk yaşıyor hem de birlikte vakit geçiriyorlar. Kendilerine has bir yakınlaşma, kendine has bir aşk yaşama şekilleri var ben de bu mütevazılığı koruyarak ilişkilerini geliştirmek istedim. 

Karakterleri buluşturduğunuz yer L’Atelier Tiyatrosu olmuş - Raphaël’in sıkıntısının merkezi iken arzunun kıvılcımlandığı, çiftin yakınlaşmasının kaynağı haline geliyor – bize tiyatroyla ilişkinizden bahsedebilir misiniz? 

Küçüklüğümden beri hep çok tiyatro okumuş olmam dışında tiyatroyla özel bağım yok. Orada bir sanat olarak tiyatrodan ziyade bir mekan olarak kullanmak istedim. Az mekan kullanılan ancak mekanların neredeyse bir karakter gibi, bir anlam ifade ettiği filmleri seviyorum. Tiyatroyu seçmemin bir başka nedeni ise sürekli tekrarlanan provalar, Raphaël’in sürekli aynı dekorlar, aynı ekip, aynı oyun ve aynı mekan döngüsünü yansıtmak içindi. Suzanne’ın gelişi ve buraya bir anlamda yeni bir nefes vermiş oluyor. Raphaël için ne kadar sıkıcıysa, Suzanne için bir o kadar merak uyandıran bir mekan. Yani tiyatro benim için heyecanın ve arzunun ama aynı zamanda bıkkınlığın da simgesi. Benim de filmde bahsetmek istediğim tüm duygular bunlar zaten. 



Suzanne, saflığına ve deneyimsizliğine rağmen hareketlerinden emin bir şekilde ilerliyor ve aslında Raphaël’in aklına ilk o giriyor. Sonrasında da bu hikayeye son veren de yine kendisi oluyor. Bu dansı yönetenin Suzanne olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Evet, sanırım bunu söyleyebiliriz. Genç olduğu için naif ama ne istediğini söylemekten ya da onunlayken kendisi gibi davranmaktan çekinmiyor. Aklını çelmek için bir plan yapmıyor, zaten kendiliğinden olduğu hali baştan çıkarıcı ve aslında bunun farkında bile değil. Aslında Raphael onun için bir tür saplantı haline gelmeye başlıyor. Onunla ilgili hayaller kuruyor, o kadar ilgisini çekiyor ki, onunla tanışmak ve onu tanımak artık bir ihtiyaç haline geliyor.

Hikayelerine son verenin Suzanne olması benim için ayrıca önemliydi. Bu aşk aslında Suzanne’ın kendi hayatında bir motor görevi görüyor, yaşama karşı tekrar bir heyecan duymaya başlıyor ve gerçek hayatla bu sayede yüzleşerek artık ondan sıkılmamasını sağlamış oluyor. Raphael için ise çok farklı bir durum var. Aslında bu aşk onu bir anlamda alıkoyuyor olsa yine de bu aşk hikayesini hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamak istiyor. 20 yaşında bir kadın olarak, kendinden yaşça büyük bir adamın karşısında güçlü ve kendine güvenen genç bir kız imajı çizmek benim için önemliydi.

Özellikle yaşadığımız bu dönemde, bu çiftin arasında dengeli ve birbirine saygı duyan bir ilişki olmasını istedim. Raphael nezaket ve saygıyla yaklaşıyor; Suzanne ise karşısından etkilenmeden kendi olma cesaretini gösteriyor. Suzanne eğer motora binmek istemiyorsa istemiyor, kendini istemediği bir şeyi yapmak için zorlamıyor ve yaşamında bir adım daha ileriye gideceğini gördüğü noktada, sevdiği adamı terk edebilecek kadar da güçlü.