3.4.23

Zamane Öyküleri: Kömür

 



Zamane İstanbulları sergisinden ilham alan öykü serisi Zamane Öyküleri, Pelin Buzluk’un öyküsü "Kömür" ile başlıyor!

Dört hafta boyunca yayımlanacak bu seri, yazarların sergide yer alan fotoğraflardan esinle kaleme aldığı kısa öyküleri bir araya getiriyor. 


Kömür


Veysi, divanda uyuyakalmış. Güneş henüz tepede ama kara bulutlar geçit vermiyor. Ev içlerine koyu gölgeler indi. Sinekler Veysi’yle ilgilenmiyor artık, loşlukta donakalmışlar. Bahçe toz duman. Lodos azıtıyor. Kayısının dalları camı dövmeye başlıyor: “Tak, tak, tak…” Veysi bu sesi rüyasına alıyor, yine o an’ı görüyor. Parmaklarını, elini, bileğini bir anda kapıp yırtan, kemiklerini, etini dirseğine dek paramparça eden o makineyi. Donup kalıyor. Kolunu çekip kurtaramıyor. Bağırmak istiyor, sesi çıkmıyor. Göz kapaklarının altında gözbebekleri hızla oynuyor. Soluk soluğa kalıyor. Sıçrayıp kalkacakken dirseğinin altında, artık var olmayan ön koluna yaslanacak oluyor. Divandan düşüyor. Şaşkınlıkla bir süre kalakalıyor yerde. Bereket, anası bostanda. Yoksa koşar gelirdi, üstüne ağlardı yine. Veysi oturup, dizlerini karnına çekiyor. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

Lodos kuvvetlenince kıyıdakiler kahvehaneye sığındı. Sigara dumanı ağırlaştı içeride. Şakır şakır çay karıştırılıyor, okey takımları çıkarılıyor, taşlar karılıyor. Hamza, cam kenarındaki masalardan birinde, fabrikadan eski arkadaşı Ali’yle oturuyor. Önlerinde sendika bülteni ve birkaç kopya bildiri var. Hamza onlara bakmıyor, çuha örtüdeki sigara yanıklarında parmağını gezdiriyor. Veysi’nin durumunu konuşmuyorlar artık. Sigara üstüne sigara yakıyorlar. Patronlar Veysi’ye lehte şahit olacağını duyunca Hamza’yı tehdit etmişlerdi, şahitlik edince de yol verdiler. Sendika engel olamadı.

Şehir radyosunun müzik yayını kesiliyor, meteorolojinin fırtına uyarısı okunuyor. Gürültüden tam anlaşılmıyor: “Sağanak… kıyı kesimlerde… gök gürültülü sağanak… kuvvetli yağışa dönmesi halinde… fırtına beklendiği… -e sebep olabileceği… rip akıntıları nedeniyle… can kaybı yaşanabileceği hususunda… vatandaşları uyardı” Tam da o sırada bu haberi beklermiş gibi sağanak başlıyor. Bir iki kişi fırtına bastırmadan eve yetişme düşüncesiyle yakalarını kaldırıp kahvehaneden çıkıyorlar, kapıda bir an yağmuru seyrettikten sonra atılıp sulara, çamura bata çıka koşarak uzaklaşıyorlar.



Veysi’nin anası, yaslanarak açıyor evin kapısını, sırılsıklam olmuş, bostandan getirdiği sebze dolu koca sepeti ıkına ıkına sürükleyip içeri bırakıyor. Gözleri evin karanlığında oğlunu arıyor. Veysi divanda oturmuş, camdan yağmuru seyrediyor şimdi. Gözyaşları kurumuş. Anası ıslak yemenisini başından sıyırıp atıyor kenara, saçlarındaki suyu sıkıp ellerini silkeliyor, gaz lambasını yakıyor, bir an durup oğluna bakıyor. Yeniden çıkıp ahır kapısında bekleyen eşeği içeri sokuyor.

Kahvehanedekiler oyunlara ara vermiş, esip gürleyen, yağdıran göğü dinliyorlar. Radyoda cızırtılı bir muhayyer kürdî saz semaisi çalmaya başlamış. Her fırtına sonrası denizden kömür toplayanlar, fırtına ne zaman diner, ne zaman gideriz diye fısır fısır konuşuyor. Ali, gözü Hamza’da, sigarasını küllüğe bastırıyor. Kalkıp sandalye arkalığından aldığı gocuğunu giyiyor, bildiri kopyalarından birini masaya bırakıp kalanları cebine yerleştiriyor. Hamza elleri masada, kıpırdamıyor. “Sen de gidecek misin kömüre?” diye soruyor Ali. Hamza cevaben masadan kalkıyor.

Denize daldıracak kepçesi, büyük ağları olmayanlar, ancak sepet kolda, elle kömür toplayabilenler her fırtına sonrası, kolay alınabilecek taneleri çökmeden yakalamak için, denize herkesten erken varma telaşına girer. Denizin acıması yoktur, çeken akıntı canlarını alıverir. Toplayıcıların havayı iyi dinlemesi, fırtınaların huyunu bilmesi gerekir. Yine de diğerlerinden önce varabilmek için, fırtına dinmeye yüz tuttuğunda risk alıp erken harekete geçenler de olur.


Veysi’nin anası kuzineyi yakmış. Sabahleyin kapının yanına çektiği odunları iyice kurusunlar diye sobanın arkasına dizerken kaş altından oğluna bakıyor. Veysi kalkıyor, sofra bezini seriyor yere, tek eliyle acemi daha, yarım kolu da ileri atılıyor iş görmek isteyerek. Anasının içi yanıyor, “Ben yaparım” diye davranacakken tutuyor kendini, çocuğu gücendirmek istemiyor. Veysi tahtayı ve siniyi de yerleştiriyor. Bağdaş kurup sofra bezini dizlerine çekiyor. Anası çorbayı tasa doldururken kapı açılıyor, gelen Hamza. Veysi’nin canı sıkılıyor onu görünce. Saklamıyor da sıkıldığını. Oysa Hamza onun çocukluktan beri en yakın arkadaşı. Ama şimdi her şey değişip bozuldu. Hamza, kolu kopup parçalanırken gördü onu, koştu yetişemedi, donup kalan işçilere omuz atıp geçse de makineyi durdurana kadar kan revan… Hamza eski Hamza değil artık, olamaz. Bu yüzden ona bakamıyor Veysi. Onun yüzünde kendi kanını, derisini, etini, onlara karışan gözyaşlarını görmüş. Bu resim, ona her baktığında canlanıp Veysi’ye artık sol kolunun yarım olduğunu söylüyor. Hamza artık başka biridir, biraz yabancıdır, yanı başında o dehşete şahitlik etmişse de olan biten o kadar ağırdır ki bütün dünya gibi Hamza da uzakta kalmıştır. Şimdi o sağlamdır, Veysi kolsuzdur. Hamza bütün bunların farkındaymış gibi mahcup. Elinden bir şey gelmedi, şahitliği neye yaradı? Şimdi ikisi de işsiz. Özür diler gibi gelip Veysi’nin karşısına oturuyor, yarım koluna bakmamaya çalışıyor. Veysi kolunu gövdesine yapıştırmış.

Anası kuzine fırınından börek çıkarırken, Hamza Veysi’nin bakışlarını yakalıyor. Eliyle sepete kömür atma hareketi yapıyor. Veysi kazadan beri çalışmadı, çalışmak şöyle dursun divandan kalkmak bile gelmedi içinden. Hamza’ya doğru eğilip öfkeyle soruyor: “Nasıl olacak?” Hamza aslında bilmiyor nasılını. Onu hayata döndürmek istiyor sadece. “Bana bırak,” diyor. Biraz çıkıp yürüyeceklerini söylediklerinde, Veysi’nin anası seviniyor. Ellerini eteğinin yanlarına silerek minnetle gülümsüyor. Hamza suçluluk duyuyor.



Kumsalda muşamba tulumlarını giyiyorlar. Onlardan başka kömüre gelen kimse yok daha. Denize, göğe bakarak işlerin nasıl gideceğini kestirmeye çalışıyorlar. Hamza gerginlikle bıyıklarını kemiriyor. Veysi’nin sepetini sıkıca sol koltuğuna bağlıyor. Veysi beğeniyor bu işi, sanki rahatlıyor. 


“Eey! Hamza?” 

Dönüp bakınca, hâlâ kuvvetle esen rüzgâra aldırmadan uzaktaki ağaçların altına attıkları kasalarla sofra kurmuş ihtiyarları görüyorlar. İkisi dallara branda germeye çalışıyor, seslenen ihtiyarsa öne çıkmış.

Hamza bir an bakakalıyor. İhtiyar koşar adım Hamza’yla Veysi’ye doğru geliyor: Hamza’nın babası.

“Ulan delirdiniz mi? Daha deniz kaynıyor…”

“E baba siz de sofra kuruyorsunuz ama… Demek ki diniyor artık, biz de bu denizin çocuğuyuz, dikkat ederiz.”

“Laflara bak… Sofra kurup içmekle suya girmek bir mi oğlum… Sağanak yine indirirse biz basar gideriz, aha pikap orda. Ama deniz çekerse sen nasıl çıkarsın? Akşamleyin deniz diner mi hiç, daha da azar.”

“Daha akşam sayılmaz baba, kolayını alsak yeter.” 


Rüzgâr bir an yavaşlıyor. Hamza eyvallah der gibi babasının omzunu pat patlıyor. Baba, Hamza’nın kolunu yakalıyor. Bir an Veysi’ye bakıp Hamza’nın kulağına eğiliyor: “Oğlum etme eyleme… Bak bu çocuk yüzemez, kendini kurtaramaz.” Hamza, Veysi’nin duyacağından korkup, silkinip ayrılıyor babasından, “Bırak baba!” diyor. Babası, oğlunun inadını bilir, eli böğründe kalakalıyor. Dönüp yardım ister gibi ağaç altındaki dostlarına bakınca Hamza kızıyor, “Baba git artık,” diyor. Adam çaresizce birkaç adım uzaklaşsa da gidemiyor. Denize girmelerini izliyor.

Veysi’nin yüzü aylardır ilk kez gülüyor. Hamza da seviniyor, doğru bir iş yaptı demek. Hızla toplamaya başlıyorlar. Sepetleri kısa sürede neredeyse doluyor. Rüzgâr yine güçlendi. Dalgalar büyüyor. Ayakta durmakta zorlanıyorlar. Hamza, Veysi’ye yaklaşıyor: “Çıksak mı artık?” Babası arkadaşlarıyla kıyıda dikiliyor. Anlaşılan tatları kaçmış. Veysi sepetine bakıyor, “Tamam, az daha,” diyor. Yarım metre ileride yüzen büyük kömür parçaları var. Veysi o yana bir adım atınca suya batıyor. Dalga çekilince baş aşağı oluyor. Hamza korkuyla sepetini fırlatıp Veysi’yi çıkarmak için davranıyor. O da batıyor. Dalga gelip gittikçe altlarındaki kumu çekiyor. Su bulanık, Hamza bir şey göremiyor.

İhtiyarlar paniğe kapılıyor. Hamza’nın babası parkasını çıkarıp suya atlıyor. Ama dalgaları aşamıyor, su onu sepetlerle birlikte kıyıya fırlatıyor. Arkadaşları onu güç bela kaldırıyorlar. Biri sepetleri alıp yakınlara savrulan kömür parçalarını gayri ihtiyarî toplamaya çalışıyor.

Hamza bir türlü ayakta duramıyor. Savrulup duruyor suyun içinde. Gözlerine kum girmiş, iyi göremiyor. Veysi’nin tek ayağını tabandaki kuma dayadığını seçer gibi oluyor. Can havliyle uzanıyor, kolunu tutmaya çalışıyor, eli boşta kalınca yeniden batıyor, epey de su yutuyor bu kez. Tıkanmak üzere ama kendini bırakmak istemiyor. Veysi yine gözden kayboldu. Onu bırakamaz, bir kez daha olmaz. Kıyıda bekleşen ihtiyarları bir çakımlık görüyor. Babası perişan olmuş. Onu o halde görünce Hamza kötü bir haber almış gibi oluyor, her şey bitti belki de, direnci düşüyor. Tam o anda kolu kuvvetle kavranıyor. Veysi bu. Ayakta durmayı başarmış. Hamza da ondan güç alarak doğruluyor. Nihayet kıyıya doğru ilerliyorlar. Hamza’nın babası atılıyor. Diğer ikisi de yardıma koşuyor. Çıkarıyorlar çocukları. Öksürükler içinde kumsala çöküyorlar.


Veysi ve Hamza pikabın arka koltuğunda birbirlerine yaslanmış uyukluyorlar. Üç ihtiyar öne sıkışmış. “Ulan,” diyor Hamza’nın babası neşeyle, “keyfimizin içine sıçtınız eşşoğlu eşekler!” Araba, kumsaldan evlere doğru paldır küldür uzaklaşıyor. Kasada neredeyse boş iki sepet var. 


Pelin Buzluk

28 Mart 2023

 

Pelin Buzluk, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü mezunu. Deli Bal (Can Yayınları, 2012) adlı ilk öykü kitabı Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne, ikinci öykü kitabı Kanatları Ölü Açıklığında (Can Yayınları, 2012) Selçuk Baran Öykü Ödülü’ne, son öykü kitabı En Eski Yüz (İletişim Yayınları, 2016) ise Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’na layık görüldü. Hâlihazırda senaristlik ve editörlük yapıyor.


Fotoğraflar: Kerem Uzel 

Dönüşümü Beklemek serisinden, 2020


"İşbu yazı Pera Müzesi'nin bir etkinliğidir."