19.12.2017

Sanat :: Beyaz Üstüne Beyaz Çizgili Bok!


"Ünlü Fransız yazar Yasmina Reza’nın kaleme aldığı Sanat, satın alınan bir sanat eseriyle sorgulanan bir dostluk hikâyesi, entelektüel tartışmaların satır arasına gizlenmiş bir hesaplaşma... 
25 yıllık bir dostluğa “nefret” karıştıran şeyin satın alınan beyaz, bembeyaz bir tablo olması ironik gelebilir. Lakin Marc, Serge ve Yvan, çok pahalıya satın alınan bir sanat eserinin adeta enkazı altında kalacaktır. 
Sanatsal eleştirilerle başlayan zıtlaşmaları, gitgide onları da ele geçirip kendilerini, hayatlarını ve dostluklarını adeta bir uçuruma doğru sürükler. 
İç hesaplaşmalar, sert yüzleşmeler nihayetinde bitme noktasına gelen bir dostluğa uzanır. 

Cüneyt Türel, Cihan Ünal ve Can Gürzap’ın 20 yıl önce birlikte rol aldıkları Sanat oyunu, Gencay Gürün’ün ustalıklı rejisiyle usta oyuncu Türel’in anısına yeniden sahneleniyor. 
Yeni “Sanat”ın kadrosunda Cihan Ünal ve Can Gürzap’a bu defa Mutlu Güney eşlik ediyor.

Türk tiyatrosunun değerli isimlerinden Gencay Gürün’ün dilimize çevirip yönettiği oyunun yapımı AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’na, sahne tasarımı ise Barış Dinçel’e ait."




Oyunun üzerine inşa edildiği asıl şey 'çağdaş sanat', ve o söz konusu olduğunda da hemen her zaman devreye giren, alaycı, küçümseyici, dışlayıcı 'mâlum' bakış açısı..

Tarih boyunca soyları asla tükenmeyen; anlayamadığı, kavrayamadığı her şeyi yok sayma/yok etme dürtüsüyle harekete geçen bağnazları hatırlatan oyun; onlardan yana tavır aldığı pek belli olsa da, 'Ne şiş yansın ne kebap' kıvırmasıyla, 'tarafsız' gibi görünmeyi tercih ediyor..

Oysa şu 'mesele', kolayca çözüme kavuşabilir; beyaz tuval üzerine beyaz çizgilerden ibaret bir resim için -söylendiği gibi- astronomik bir para ödemek salaklıktır; tamam amma, onun bir sanat eseri olamayacağını ya da sadece bir 'bok' olduğunu iddia etmekse, tam bir andavallıktır!.
Hele ki, 'soyut' ve 'somut' tabloları yarıştırıp, bunun üzerinden, 'sanat ve sanatçı' bilirkişiliği yapmaya kalkışmak, ukalalığı da aşan bir angutluktur..

Oyun, bu 'görüş' minvalinde gelişse de, başından itibaren ve üç arkadaş üzerinden irdelenen ana kavramı, 'arkadaşlık gerçeği' oluşturuyor; ki bu da oyunun gücüne güç katan taraf oluyor..




Yalnız Kalma Bu Dünyada

Sanılanın aksine arkadaşlık; insanlığın, tek 'mutlak' ve tek 'gerçek'i olan -ancak, katlanılması epeyce de çok güç olan- yalnızlığına bir çare olarak keşfettiği, yapay bir 'birliktelik'tir..
Tarafların, sadece yalnızlık korkularından oluşan ve tamamen bencilce hislerle üretilmiş liflerden oluşan bağların sağladığı bu birliktelik ne de zayıftır!. 

Oyunun da açıkça ortaya koyduğu gibi, en ufak bir anlaşmazlıkta 'tuzla buz' olacak kadar zayıf bu bağları, tarafların, her defasında yeniden ve can havliyle sağlamlaştırma çabaları da aynı nedenledir; 'yalnız kalma' kâbusu!.

Neyse.. bana kalsa daha çok uzayacak bu konuyu kısa keserken, oyunculara ve seyircilere de şöyle bi dokunarak, sözlerimi bitireyim..

Replikleri unutan, kelimeler ağzında yuvarlanan Can Gürzap çok formsuzdu; daha çok mimikleriyle arkadaşlarına eşlik etmeye çalışan aktörün karşısındaki Cihan Ünal ve Mutlu Güney, konsantrasyonu sağlam performanslarıyla alkışı hak ettiler..

Sanırım millet, evde ve Tv'de dizi izleye izleye, tiyatro seyretme adabını unutmuş olmalı..
artısahne'yi yarıya kadar doldurabilen seyircinin tam arkama denk düşenleri, sahneye her çıkan aktörün yaşından başına, ceketinden ayakkabısına kadar sürekli çekiştirip durdular; galiba tek eksikleri, çekirdek çitlemeleriydi..